Kadın adama gönül vereli 4 yıl 4 ay olmuş. Parmak hesabı yaptı gözümün önünde, şahidim. Sonra kendini, bana zannetse de aslında kendine anlatmaya başladı. Dinledim.

“Ne tuhaf, şu kapıdan giren birini ona benzettiğimde halen kalbim bir anda deli gibi çarpmaya başlıyor. Bunca şey yaşadım ardından, kızdım, küstüm, sildiğimi söyledim onu defterden. Başka adamlar girdi hayatıma. Sevdim de üstelik başkalarını. Yine de ne vakit onunla karşılaşsam ya da herhangi bir yerde, herhangi bir biçimde biri ona benzese, o an yüreğim hopluyor. Bu his ilk günden beri zerre kadar değişmedi.”

Adam da kadına gönül vermiş mi? Bilmiyorum. Ya da bilecek kişi ben değilim ondan. Yani belli ki kadın, özlemekten ya da kavuşamamaktan ötürü arızaya bağladığı zamanlarda adamın yokluğunu “O da bana âşık da korkuyor işte…” kabulü ile tamamlamış. Bana anlatırken bile sessiz çığlığı aynı şeyi söylüyordu. Duydum, net. Ancak gerçeği ondan başka kim bilebilir ki? Ve her birimiz ne çok bildiğimizi zannederiz, başkalarının gönül hakikatlerini. Kendi hallerimize benzeterek meşrulaştırırız boyumuzu aşan ya da hiç tanımadığımız/tanımaya izin vermediğimiz, başımıza gelmemiş/gelememiş o büyülü hisleri.

“Düşün ki bu adam onca yıl defalarca gelip gitti. Her gidişinin ardından önce üzüldüm, ağladım, acı çektim ama sevmem hiç eksilmedi. Unutmaya çalıştım, unutamadığımı anladıkça hırçınlaştım. O zamanlarda da dayanamadım aradım. Gel dedi gittim yanına, sokuldum. Her defasında yanına vardığımda yokluğunda yaşadığım tüm kötücül duyguları unutuyordum. Elimde değildi, siliniyordu hafızamdan, ruhumdan. Sonra o yine gidiyordu. Yokken ölmüyordum çünkü hayatı seviyorum, hayatımda beni mutlu edecek şeylere sarılabiliyorum. Sevgisizlik mi bu diye çok sorguladım. Ama hep içimde, hep yüreğimdeydi o. Yine geliyor, yine gidiyordu. Dahası hep arayan, görmek isteyen ben oluyordum.”

Bana sorarsanız adam hiç gitmemiş. Geldiği yerde kalmış. Kadın, adamın fizik bedeni sürekli yanında olmadığı için hareketi gelip gitmek olarak tanımlıyor. Kadının baktığı o kapı eşiğinde defalarca kez belirdiyse hiç gitmemiştir ki adam. Durmuştur.

“Çevremdeki insanlar bu hissi anlamıyor, onun benim saplantım olduğunu düşünüyorlar. Biliyorum iyiliğimi düşünüyorlar, buna eminim. Her şeyi benim hayalimde varsaydığımı, inanmak istediğim şeye inandığımı söylediler hep. İnan ki söylenenlere kulak verdim ve değişmeye çalıştım. Denedim. Onun bana acı verdiği anları düşünerek hep sevgisizleşmeye uğraştım. Olmadı. Değişmedim. Ama halen her gördüğümde kalp atışlarımın hızına hâkim olamıyorum. Üstelik içimde hep sevgi var ona karşı.”

Sevgi, ait olduğumuz yere yükseltir. Acı,arzularımızın/isteklerimizin karşılanmamasından sebeptir. Bir insanı gerçekten seviyorsak, onun verdiği acıya rağmen onu halen sevmeye devam etmek diye bir şey olmaz. Salt sevginin olduğu yerde acı da yoktur beden de çünkü. Can acıtan sevgi değil, salt sevgisizliktir. Kadın, 4 yıl 4 aydır gözden kaçırdığı gerçekliğe öyle yakın duruyordu ki çoktan vardığı yuvanın kapısı önünde kim bilir kaçıncı voltasını atıyordu.

“Yalnız biliyor musun, şu an sana anlatırken farkına varıyorum. O insanların bana bu şekilde yorum yapmalarının sebebi de benim. Onlara ben ne anlattıysam karşılık verdiler. Ağlıyorsam, hak etmediğimi yaşamakta olduğumu söylediler. Öfkeliysem, onun beni yıprattığını bu yüzden artık vazgeçmem gerektiğini söylediler. Oysa sevgi vazgeçilen bir şey değil, bunu henüz anlıyorum. Sevgi olan bir şey. Beklentilerden, isteklerden, planlardan vazgeçilebilir ama sevgi neden vazgeçilecek bir şey olsun ki? Ben beklerim onu…”

Bir sonraki adımda, kadın 4 yıl 4 aydır beklediği kişinin “adam” değil “kendisi” olduğunun da farkına varacaktı. Bundan önce, yaklaşmakta olan “kendisi” ile uzun uzun kucaklaşması gerekti.

“Ben var ya… Aslında çok şanslıyım!”

Şüphesiz!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here