Bilgisayar ekranı karşısında oturmuş debeleniyorum. Bir söz verdim kendime. İki elim kanda olsa her gün bir yazı paylaşacağım! Tamam, bazı yazamayacağım ayrıcalıklı günlerim illa ki olacak ve o günlerde önceden yazmış olduğum, arşivimden bir paylaşım yapacağım. Yalnız daha ilk haftadan dosyalar arasında dolanıp, bunu nerede paylaşmıştım, bu yazı fazla uzun/kısa, bunu kitapta paylaşmak isterim, vs. diye kara kara düşünmek pek içime sinen bir durum değil.

Günlerden Cuma ve saat 19.30. Gün içinde akşama bir milongaya gitmeyi düşünmüştüm ama evden çıkarken üşendim çantama kıyafetleri koymaya. Bilgisayar da yanımda, bir de topuklu ayakkabılar, ikinci kıyafet falan, fikir yük geldi birden de öylece çıkıverdim evden.

Bugün bir ara Sevgi, “Gelsene bir kahve içelim” demişti ama gündüz vakti içindi o. Şimdi müsait oldum diye arasam plan yapmadıysa buluşuruz mutlaka ama hava da soğuk, üşüyorum ben, vapura binip karşıya geçecek enerjim pek yok.

Hatta iki saat kadar önce başka bir arkadaşla mesajlaşıyorduk, ne haber nasılsın derken “E akşam işin yoksa gel sana bira ısmarlayayım” diye yazmıştım. O daha cevap vermeden eve yakın bir kafeye yerleşirken, gelirse aşağı caddede bir yerlerde otururuz diye geçirmiştim içimden. Ama halen mesajı okumadı. Yok, aramam artık çünkü 2 saat önce ilk mesajı atan bendim ve 10 dakikaya arayayım seni demişti. Müsait olsa arardı zaten kendi.

Burası çok gürültülü değil mi? Her zaman otururum burada ben, bugün ekstra gürültülü insanlar mı toplaşmış yoksa sesler benim kulağımda mı büyüyor? Arka masada gençler açmış bilgisayarı internetten komedi bir şeyler seyrediyorlar yüksek sesle. Nerde kaldı zamanımızın görgü kuralları? Ruhum mu yorgun benim ne? Haydaaa tam aksi ruhum gayet capcanlıydı kaç gündür. Öyle anlaşmıştık ya, artık ne olursa olsun coşkunun elini bırakmak yok!

Köşe koltukların hepsi de kapılmış, biraz da ondan belki mekânın göbeğinde bir masada oturup kafa toplamak pek olası değil. İyi ama çoğu zaman yazının içinde akmaya başladığımda tüm dış sesleri unutabilen de ben değil miyim? Bugün neyim var benim?

Çok siniri bozucu şu arka masadan gelen kahkaha sesleri. Stand up mu seyrediyorlar, komedi şovu mu anlamadım.

Keşke kitap alsaydım yanıma, onu okurdum. Şu köşe koltukta oturan kadının elindeki kitap ne kadar kalın. Ne okuyor acaba? Aman yok ya canım okumak da istemiyor şu an. Ne istediğimi bilmeyen ruh hallerimi sevmiyorum, kendimden çok sıkılıyorum o zaman. Tamam, kabul ediyorum insan her gün aynı enerjide olamaz, düşük halleri de olduğu gibi kabul edip yatıp uyumalı ve yeni güne kaldığı yerden başlamalı. Artık kavga çıkartmıyorum kendimle, diplerde sürünürken. Zaten üstüme varınca daha beter oluyor iyice huysuzlaşıyorum, sonra yazı falan hak getire.

Ay bir kısın şu sesi gençlik ya! Sanki tiyatroya geldim. Mecbur muyum ben bu sesleri dinlemeye. Halka açık bir yer burası, ev değil ki.

Acaba bugün enerji vericiliğinde fazla mı bonkördüm? Aha! Ben bugün birisine mektup yazdım ya, tamam orada harcadım ben günlük potansiyelimi. Hata mı oldu şimdi bu? Kendime verdiğim sözü yerine getirmek ve istikrarımı sürdürmek için önceliklerin sırasını mı karıştırdım? Ama içimden gelmişti. İçimden akan hisleri durdurmak da yaratıcılığı bloke eder. Sebep bu olamaz. Başka bir şey… Eksik nerede?

Hah mesaja cevap geldi bira teklif ettiğim arkadaştan nihayet. “Çok uzaklardayım,” demiş. Eh iyi ya napalım, biraz daha paylaşacak yazı bakınırım. Peki ya sonra? Eve gitmek de istemiyorum. Yarın da Şile’ye gideceğiz Yıldızımla, akşama da dans planı var, gidip dinlensem iyi olur aslında ama ruhum aç şu an.

Besinsiz mi kaldım ben bugün yoksa? Tabi ya, eksik olan alış! Şöyle ki bak şimdi, bir nefes al ama tut bırakma. Hah, şimdi biraz daha al. Biraz daha. Alamadın di mi? Nefesi vermeden daha fazla alamıyorsun. Tam tersi de öyle. Verdin mi nefesi? Tekrar almadan daha da ver. Biraz daha ver. Veremiyorsun di mi, alman gerek.

Buldum! Şahane bir fikrim var. Hemen aç google amcayı. Bak bakalım ne oynuyor bugün Oyun Atölyesi’nde, şuradan yürümesi 5 dakika. Aklımla bin yaşayayım beee! Bloke olmamış yaratıcılığın ayaklı versiyonu. Canım aklım seviyorum seni çooook !

Oyunun adı “Kundakçı”

Konusu : Sene M.Ö. 356… Pazarcı Herostratos dünya harikası Artemis Tapınağı’nı yakar. Peki neden? Oyun mu? Kumpas mı? Komplo mu? Şöhret aşkı mı? Peki kutsal Artemis Tapınağı’nın kundaklanması, efendiler ve ezilenler dünyasında nasıl bir yangına neden oldu? Kundakçı Herostratos bir terörist mi yoksa kahraman mı?
Sıkıcı mı ne? Saçmalama, kalk kalk gidiyorum! Bodoslama dal konuya, kalıbımı basarım düşünmezsen nasıl diye on numara bir oyun çıkacak gör bak. Dur ama önce bir arayalım yer var mı?

“Alo merhaba.”
“Merhaba”
“Birazdan oynayacak oyuna yer var mı acaba?”
“Var efendim.”
“Peki arkalardan mı yoksa ortalarda var mı?”
“Var efendim ortalarda, gelin hemen.”

İşte şimdi keyfim fena halde yerine geldi. Üstelik günün yazısı bile çıktı. Müsaadenizle, bir oyuna gireyim finali getireceğim.

……………..

Önden ikinci sıradayım üstelik yan koltuğum boş. Koydum eşyamı da, çantamdan çikolatamı da çıkarttım, oh suyum da var. Yayıldım bir güzel. İçerisi buram buram sahne kokuyor, canlı canlı bir kurgunun içinde olacağım az sonra.

Veee perde!

Tek kelime ile muhteşemdi. Oyunculuk, zihinsel tatmin, bolca attığım kahkaha, yaratıcılık ve sanatın görkemi ile büyülendim. Oyuncuları ayakta alkışlarken onların ruhundaki tutku ile kucaklaşmanın içime oluk oluk akıttığı yaratıcı enerji ve tıka basa doymak hali var ya bence bugün hiçbir aşk böylesine besleyemezdi beni.

Gün takvimsel olarak bitmiş olabilir ama uykuya varmadan ben ürettim mi günün yazısını? Evet. O halde tatlı rüyalar hak edilmiştir.

Bir dakka ya, ben tiyatroya gitmek fikrini, kafede arka masamda oturan, internetten komedi şov izleyen gençliğin kahkaha seslerinden araklamış olabilir miyim?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here