Keyifli, bolca hareketli ve dolu dolu yaşanan bir hafta sonunun Pazar akşamüzerini devirmişiz. Gün içinde tango pratiği namına dans da etmişiz, eh bunun arada bol kahkahası, eşe dosta laf yetiştirmesi de var. Yorgunuz bayağı ve ayrıca benim karnım aç!

“Ne yiyelim Ebru?”

“Bilmem, senin canın ne istiyor?”

“Hımm… Karar veremedim, biraz şöyle yürüyelim mi Moda’ya doğru. Gerçi bacaklarımda mecal ne kadar var dersen anca eve varmaya kadar ucu ucuna diyeceğim ama biraz temiz hava alalım.”

“Olur tabi, hem yağmur da bir güzel yağıyor hafiften di mi?”

“Soğuk biraz…”

“Senin canın bir şeye mi sıkkın? Enerjin düştü sanki.”

“Yarın stresli bir gün olacak benim için, vakit akşama kaydıkça aklım da oraya kaçıyor.”

“Ama daha yarına çok var ki! Neden şimdiden başlıyorsun gerilmeye?”

“Haklısın. Aslında biliyorum böyle zamanlarda mesele ne olursa olsun eğer o an için yapabileceğim bir şey yoksa topyekün koyverince mucizeler gelebiliyor, kendiliğinden çözüm olmak haliyle…”

“Belki yarın yine mucize olur!”

“Belki de…”

Kapüşonlarımız başımızda, Ebru ile kol kola sohbet ederek yürürken düz yolda aniden bileğim burkuluverdi! Nazar mıdır nedir, gündüz pratikte de tek ayakkabımın topuğu ile diğer ayağımın baş parmağında bayağı sancılı bir çukur açmıştım. Ayakkabılarım halen kolonya kokuyor. Bilek burkulması ile bu kez bayağı bir sendeleyerek yerde tespih böceği pozisyonu almama ramak kalmıştı ki son saniyelerde dengemi toparladım ve yere düşmedim!
Yanı başımda son derece sakin, durumu kontrol altında tutmaya çalışırken deneyim kazanma niyeti güden bir stajyer doktor edası ile dikilen Ebru, çantamı ve elimdeki pet şişe suyu ne ara aldı farkında değilim.

“Tamam sakin, şöyle otur biraz bakayım.” Hep huzur verir ya insana şefkat…

Birkaç saniye, önünden geçmekte olduğumuz kafenin sandalyesinde oturup ruhumu sakinleştirmek istedim. Bunun için Ebru’nun yüzüne baktım aslında. Ne kaygı ne telaş vardı! Bütünüyle nötr ve gülümseyendi. Eğer bir ihtiyacım varsa yapabileceğinin en iyisini sunmaya hazırdı. Sakin ve dingindi. Beden de ruh da benimdi ve o esnada içsel dengelerimde dönüşüm adına beklenendim. Biraz sonra bir öğreti gelecekti, hissettim. Aynadaki görüntümden memnun, toparlandım ve yola devam etmek üzere ayaklandım.

“Biraz daha oturmak istemez misin?”

“İyiyim canım. Devam edebiliriz.” Yaşam akıyor…

“Nasıl istersen.”

“Ebru bak mimozalar!”

“Evet, ne güzeller di mi?”

“Ne tuhaf, İstanbul’un orta yerinde mimoza satıyorlar. Eskiden yolda elinde mimozalarla dolaşan birini görünce Ada’ya bahar geldiğini bilirdik. Buralarda olmazdı, birileri mutlaka mimozaları Ada’dan toplamış ve o sevincin kokusunu vapurla şehre kadar getirmiş olurdu kucağında. Şimdi ise Moda’da sokak ortasında mimoza satarak ayağımıza getiriyorlar…”

“İstersen biz yine mimozalara gidebiliriz.”

“Nasıl?”

“Bayağı vapurla.”

“Şimdi mi?”

“Neden olmasın? Kaçta sefer var?”

Fazla konuşmadık. İnternete baktık, 19.15 Bostancı-Büyük Ada seferine yetişebilecek durumdaydık. Dolmuş az öteydi. Dönüş için 22.15 ya da 23.15 seferleri şahane görünüyordu. O bir arkadaşını aradı, ben evi aradım. Çok sürmedi, birkaç dakika içinde Moda’dan Büyük Ada’ya doğru yola koyulmuştuk. Yalnız ilk adım öncesi Ebru tek bir soru sordu bana :

“Gitmemize hiçbir engel yok. Sadece yapmamız gereken işleri Ada’da da düşüneceksek hiç yola çıkmayalım.”

“Ben yapmam gereken işleri yaparkenden başka zamanda düşünmem ki hiç!”

“Benim bir sürü iş var kafamda da…”

“Sadece yarınla ilgili konulara dair olan stresi yanımda götürebilirim.”

“Tamam işte, onu da yanına alacaksan hiç gitmeyelim.”

“Hımm. Pekâlâ, bıraktım!”

“Harika.”

“Ebru…”

“Efendim?”

“Aslında bu an başka bir şeyi daha anlatıyor bana.”

“Ne gibi?”

“Hiçbir yer uzak değil. Şimdi sen bunu kime anlatsan ‘yok artık, Pazar akşam saati, onca yorgunluğun üstüne, yağmurlu ve soğuk havada kalkıp Ada’ya gittiniz, orada karnınızı doyurup geldiniz, delirdiniz herhalde’ der. Oysa basit, çok basit. Bütün uzaklar sadece istemek ve ilk adım atmakla hemen yamacımıza geliyor. Yapmak istediğimizde yaparsak zaman diye bir şey yok. ”

“Ben hep böyle yaşamayı isteyen biriyim…”

“Ben de ve bence herkes de öyle aslında ama bazen işte hayat karışıyor. Zihin bulanıklaşıyor, görüntü hayali uzaklara kaçıyor. Ama şu an ben sırf o mimozaları Moda’da değil Ada’da koklamak istediğim için kalkıp yola koyulabiliyorsam uzak diye bir şey yoktur.”

Vapurda esneye esneye gittik. Bir ara bir baktım benim pet şişe su cam kenarında.

“Ebru, sen bu suyu ben düştüğümden beri taşıyor musun?”

“Evet.”

“Bu nasıl bir vefa?”

“Bizde böyle…”

Pek sevdim bunu! Hem düşene destek böylesi olmalı…

Ne diyordum? Hah, Ada’ya varınca üşüye üşüye girdik bir kafeye. Karnımızı doyurduk, çayımızı içtik. Sohbetimizi yaptık ve geri döndük.

Mimozalar mı? Görünürde yoktu. Aslında aramadık! Dönüş vapurunda birçok kişinin kucağında vardı ama! Benim için bunu görmek yetti. Mesele günde en az bir uzağı yakın etmek, mimozalar bahane…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here