Yine yollardayım. Bu defa istikametim Fıstıkağacı. Akşam saatleri, mesai bitimi, hava kararmış ve hafif yağmur çiseliyor. Kadıköy’den sarı dolmuşlara bineceğim. Oradaki araçların birkaç farklı güzergâhı olduğu için hangi kuyruğa girmem gerektiğini soracak birilerine bakınıyorum.

“Fıstıkağacı’ndan hangisi geçiyor?”
“Geç abla, gelecek birazdan, sen burada bekle.”

Kuyruğu oluşturan başkişi olmanın gururu ile en öne geçiyorum ve birkaç saniye içinde arkamda insanlar sıralanmaya başlıyor. Fakat tam o sırada bir kargaşa gelişiyor ve herkesi yöneten bıçkın dolmuşçular kralı, şoförlere laf yetiştirirken sıralar karışıyor. Bir anda kendimi açıkta buluyorum! Yeni düzen oluşturulurken nereye gitmem gerektiğini anlamaya çalıştığım anda kar beyaz saçlı, elinde bastonu, siyah uzun paltosu içindeki dimdik duruşu ile sayın Tapu Müdürü ile tanışma anımız vuku buluyor.

“Buyurunuz efendim, şu sağdaki araç sizinki.”
“Nasıl?”
“Bağlarbaşı değil mi?”
“Fıstıkağacı”
“Tamam, Bağlarbaşı aracına bineceksiniz siz. Böyle buyurun lütfen ben de aynı sıraya geçeceğim.”

İyi de nerden biliyor ki benim nereye gideceğimi? Beni mi takip ediyordu bu adam?

Bastonunu öteye doğru uzatıyor, birine el edercesine. “Oğlum müsaade eder misin hanımefendiye, o az önce en öndeydi. Geç bakalım sen arkaya.”

Vay anasını!

Tapu Müdürü, hemen yamacıma konumlanıyor ve birlikte dolmuş beklemeye başlıyoruz. Hayatıma katkıda bulunmuş olmasından sebep muhabbete girizgâhsız girmeyi doğal bir hak görüyor kendisine.

“Öğretmen misiniz?”
“Hayır değilim.” Nazikçe gülümsüyorum, ayıp olmasın diye.
“İşten eve mi dönüyorsunuz?” İkinci soruda biraz daha sevimlilik katıyor mimiklerine.
“Hayır.” Benim tamamen aynı kıvamlı gülümseme sabit yüzümde.
“O halde arkadaşınızla buluşmaya gidiyorsunuz?” Bu defa başımı çevirip dosdoğru yüzüne bakıyorum. Tam olarak neden benimle ilgilendiğini anlamak istediğimi belli ediyorum. Adamın duruşu, konuşma tarzı, kılık kıyafeti son derece düzgün. Sahtelik arıyorum bir yerlerde. Bulamıyorum. Haliyle bu bende iletişimi sürdürme etkisi yaratıyor.
“Evet, arkadaşımı alacağım bir yerden sonra birlikte karşıya geçeceğiz.”

Tapu Müdürü, nihayet bir cevap bulmuş olmanın memnuniyetinde bir adım daha atıyor bana doğru. Bir şeyler biliyor ya hakkımda artık daha yakınız neticede.

“Eviniz nerede?” Hah bak bu soru fena halde saçma oldu. Dilimin ucunda bir sana ne var da nezaket alanı çok yüksek o esnada dilim varmıyor söylemeye. Geçiştiriyorum.
“Buralarda.”
“Ben Tuzla’dan gelip gidiyorum her gün.” Şükür kendine döndü akış.
“Siz ne iş yapıyorsunuz?”
“Tapu Müdürüyüm ben.”
“Öyle mi ne güzel.” Tapu müdürü ne iş yapar hiçbir fikrim yok ama o memnun olsa gerek yaptığı işten çünkü pek mağrur bir duruşu var kendisinin.
“Siz öğretmen değilim dediniz. Ne iş yapıyorsunuz?”
“Ben yazarım. Aynı zamanda yayıncılık yapıyorum.”
“Fakat çok hoş bir hanımefendisiniz!”

Yok artık! Konu bu muydu?

Siz şimdi okurken “saf mısın kızım” diyor olabilirsiniz de adamın duruşunu, edasını görseniz siz de ilk anda ihtimal vermezsiniz.

“Teşekkür ederim.” Önceki gülümsemem yok yüzümde. Biraz daha ciddi ve mesafeli bir sırıtışla yetiniyorum/yetindiriyorum.
O sırada araç geliyor, kurtuluş ümidiyle hemen dolmuşa yönelip en arkaya geçiyorum.
“Lütfen buraya geçin,” diyor Tapu Müdürü orta sıraya yönelirken.
“Yok burası çok rahat.”
“Burası da rahat gerçekten.”
“Yok yok valla burayı çok severim ben, hem bacaklarımı uzatıyorum. Siz rahatsız olmayın lütfen.”

Bırakır mı? O geçiyor yanıma. İşte şimdi yandık! Neyse ki mesafe uzak değil ve yol açık görünüyor. Tabi bu durumun Tapu Müdürü de farkında o yüzden ivedilikle hareket ediyor.

“Yayıncılık yapıyorum dediniz, bir kartınız var mı? Sakıncası yoksa…”

Allahım! Versem mi vermesem mi? Yok da diyebilirim ama niyet bozuksa bu sefer cep telefonu soracak ve ona direkt hayır demem gerekecek. Bu güvensizlik alanında kalmayı istiyor muyum? Yoksa hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı ve her karşılaşmanın görünenin ötesinde bir nedeninin var olduğu gerçeğini hatırlamayı mı tercih edeceğim?

“Buyrun…” Karta bakıyor. Haliyle yakın gözlüğü karizmasını bozacağı için pek bir şey görmediği kesin.
“Burada cep telefonu yazıyor mu?”
“Evet.”
“Tamam arayacağım ben sizi.”
“Bastırmak istediğiniz kitap mı var?” Geç kalmadım mı bu soru için?
“Yoo. Ben sizi çok beğendim. Arayacağım ve bir yemeğe çıkacağız!

Oha! Sen daha ayıp olur mu diye düşün kızım…

“Anlayamadım.”
“Ben açık sözlüyümdür. Çok hoş bir hanımefendisiniz. Gülüşünüz içimi ısıttı. Sizi tanımak istiyorum. Bunun için de sizi arayıp yemeğe davet edeceğim. Tabi uygun görürseniz.”
“Eee… Yani şey…” Adam daha ne kadar açık yürekli olabilir ki?
“Ben 76 yaşındayım ama ruhumun yaşı yok! Zamanı yakalamak isterim.”
“Sizi anlıyorum. Rahmetli dedem de 82 yaşında evlenmişti. Üstelik ben o zaman ortaokuldaydım ve o sevgilisi ile telefonla konuşurken kapıda nöbet beklerdim annem duymasın diye.”
“Bakın gördünüz mü? Hayat kısa ve benim gönlüm hep genç.”
“Anlıyorum sizi.”
“Hiç evlendiniz mi?”
“Hayır.”
“Gerçekten mi? İstemediniz mi?”
“Bunun için uygun kişi ile karşılaşmadım diyelim.” O an zihnimde Tapu Müdürü’ne kendisinin medeni durumunu sormak, cevap olarak çok sevdiği eşinin ne yazık ki vefat ettiğini, onun yerini kimsenin dolduramadığını ancak en çok eşinin arzusu ile mutlu olmak için yaşama sımsıkı tutunmuş olduğunu duymak gibi düşünceler dolanıyor. Tam aksi yönde bir cevap almak hiç istemediğim için sadece “Çocuğunuz var mı?” sorusu ile devam ediyorum sohbete.
“Var tabi, bir oğlum var.”
“Ne mutlu size.”
“Şoför bey ben jandarmanın orada ineceğim.”

Benden önce inecek olmasına sevindim mi karşılaşmadaki öğretiyi tam idrak edemediğim için telaşlandım mı bilemedim o an.

“Demek evlenmediniz hiç.”
“Hayır.”
“….”
“Ama şimdi yeni görüşmeye başladığım birisi var, bakalım…” Nereden çıktı bu uydurmaca???
“Ahh… O zaman benim hiç umudum yok…”
“Jandarma! Abi burada ineceksiniz.”
Gülümsüyorum mahcup…
“Yine de şansımı denemek isterdim. Ama görüştüğünüz biri varsa tabi ki uzak durmam gerektiğini anlıyorum. Yüzünüzdeki gülümseme hiç eksilmesin! Saygılar efendim…”

Tapu Müdürü’nün dolmuştan inmesi ile derin bir nefes aldım. Nefesi aldım almasına da esas konu, şimdi bu tahtada yazılı cümlelerin hangilerinden ezberi bozdum ki ben?

– Hayat kısa! Erteleme hiçbir şeyi.
– Ruhların cinsiyeti de yaşı da yoktur. Özü kucakla.
– Samimiyet ve açık sözlülükle tek bir anda kurulur köprüler.
– Gerektiğinde bırakmayı bil.
– Gülümse daima!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here