Fena halde yorgun olduğum geçtiğimiz haftalardan birinde, arabamla Şaşkınbakkal civarlarında bir yere yetişmeye çalışıyordum. Cuma saat 20.00 sularıydı.

“Nerede park yeri bulacaksan acaba?” diye vıdı vıdı eden sol beynimi dikkate almamak üzere Joy Türk’ün sesini iyice açmış, ısrarla aşk şarkıları ile hayaller kurmakla meşguldüm.

Gideceğim yere çok yakın bir sokağa girmemle az ötede nefis bir boş park yeri görmemin, aslen sadece bir serap olması, her şeye rağmen akşamımı rengârenk kılmaya vesile oldu.

“Budur işte!” diye ağzım kulaklarımda hızlı hareketlerle birkaç manevra yaparken bir de dörtlüleri yakmıştım ki bu tam olarak hak ettiğim boş yere keyifle yerleşeyim!

Sağ kolum, yolcu koltuğuna sarılmış pozisyonda geri geri giderken “Gaaaarrccccccc,,, çotonnnkkk!”

Birkaç saniye gerçekten zihnim durdu. Öyle bir sesti ki boşlukta bu kadar güçlü bir patırtının nasıl koptuğunu, ne olduğunu kavramam için bir aklımı toplamam gerekiyordu gerçekten.

Neden sonra sağ taraftan geçen genç adamın “Vah vah” diyen bakışlarla bana bakması ve camı açıp kendisine “Ne olmuş Allah aşkına?” diyişime verdiği sıkıntılı cevapla duruma vakıf olabildim.
Ama sadece ne olduğuna. Nasıl becerdiğim halen bir muamma ve çaktırmayın da bence hep öyle kalacak.

O mantar şeklinde, betondan babalar var ya, onlardan biri arabamın resmen altındaydı! Hiç görmemiş olmam ayrı bir konu, onun boyu gereği arabanın altına nasıl girdiği apayrı bir konu. En kötüsü de araba hiçbir şekilde hiçbir yöne milim hareket etmiyordu.

“Evet şimdi ne yapacağız İrem Hanım?” diyerek aynadaki ile göz göze geldiğim anda az önce durumun vehametinden beni haberdar eden, beyaz gömlekli, genç adamın sesini duydum. Yanında belirmiş olan mavi tişörtlü delikanlı ile durum değerlendirmesine başlamışlardı. Benimle de paylaşırlar ümidi ile uzandım cama doğru ve “Nedir sizce durum?” dedim.

Tam bir şeyler söylüyorlardı ki olayın esas kahramanlarının ikisi de ellerinde sigara, bilirkişi edasıyla arabanın başında belirdiler. Tahminimce ikisi de civardaki bir inşaatta görevliydiler.

“Dur ablam dur, acele etme sen, hallederiz şimdi”

Önce bir arabanın altına kadar sokulup fizibilite raporu çıkarttılar. Sonra da malzeme arayışına giriştiler. Çok şükür hemen az ötede yeterince tuğla vardı. Ben direksiyonda, beyaz gömlek ile mavi tişört arabayı sarsılmaması için ittirir pozisyonda, kahramanlarım aralıksız olarak elden ele taşıdıkları tuğlaları lastiğin altına yerleştirerek mucizeyi yaratmanın azmindeler. Yarım saat sürdü, minnacık adımlarla o tuğlalar üzerinden arabayı kurtarmamız. Hep birlikte!

Birinci şahane şey şuydu: Beyaz gömlek bana muhtemelen cinsiyetimden sebep “Yapabilecek misiniz?” diye tuhaf bir soru sorduğunda arabadan inip anahtarı ona vermek hiç gelmedi aklıma. Yapabilmek diye bir şey yoktu ki sadece yapmak ve yapmamak vardı. Yapmayı seçtim.

İkinci şahane şey: Birbirin hiç tanımayan, bambaşka düzendeki hayatları yaşayan, topyekûn “yabancı” ve bir o kadar da “aynı” olan insanlar olarak hep birlikte bir kurtarma operasyonu deneyimledik ki harika bir ortaklık duygusuydu! Kan ter içinde yaşadığımız…

Üçüncüsü ki bu en sevdiğim: Ben oradan ayrılırken herkesin yüzü gülüyordu. Camdan uzanıp yüksek sesle “Çok çok çok teşekkür ederim! Bugün istediğiniz ne varsa gerçek olsun!” diye seslenip kucaklarcasına, içtenlikle el salladığımda her birinin yüzündeki gülümseme dev bir görünürlük kazanmıştı.

Hepsi el sallarken bir ağızdan şu cümleyi söylüyorlardı “Sizin de istediğiniz ne varsa olsun!”

İşin güzeli ben bu coşkuyu, sevinci haykırmayı o anda o kişilere bulaştırmıştım.Aynı benim gibi söylüyorlardı, çocuksu bir mutlulukla…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here