“Bugün hayatının son günü olduğunu bilsen ne yapardın?”

Zor soru, sert bir soru. Geçtiğimiz hafta bir gün değil, birkaç gün bu soruyu sebepsiz yere kendime sorarak uyanıyorum. Adını anmaya korktuğumuz bir konunun durup dururken iç dünyamda açılmaya başlaması ilk başta korkutucu geliyor.

Ölüm, hiçbir anını hiçbir zaman kesin olarak bilemediğimiz hayatın belirsizliği içerisinde, aslında hayatın kesin olarak bildiğimiz tek gerçeği. Buna rağmen “Eğer bir gün ölürsem…” şeklinde başlayan cümlelerimiz var. Oysaki gerçeği “Öldüğüm zaman…” diye başlayan cümleler ifade ediyor. Korktuğumuz konuları iç dünyamızda anlamlandırmaktan ya da ifade etmekten kaçmakla da hayatın gerçekleri değişmiyor. Tam da aksine, gerçeklerle uyum sağladıkça güven hissimiz gerçek anlamda beslenebiliyor.

Bu soru da ilk anda sert ve korkutan bir yazı içeriğine kapı açıyor, ancak hepimiz için önemli anlamlar içeriyor. Bunu bir kere de olsa düşünebilmek, insanın mevcut hayatındaki değerleri net şekilde kavrayabilmesine ve hatırlayabilmesine katkı sağlıyor. O halde soruyu size de sorayım:

“Bugün hayatınızın son günü olduğunu bilseydiniz ne yapardınız?”

Bugün. “Bucket List” filminden de hatırlayabileceğimiz şekilde bir “yapılacaklar listesi” hazırlama vaktiniz yok.

Bugün. Sadece size verilmiş olan “mevcut hayatınızla” ilgili vaktiniz var.

Bu soruyu kendime sorduğum ilk gün, aslında sadece “bir şey” istediğimi fark ediyorum. Hayatta “ilk çemberim” diye tanımlayabileceğimiz, bizi sevgiyle sarıp sarmalayabilen bizim için özel olmuş insanlar var. Belki de en çok o ilk çembere kaprisimiz geçtiği için, özellikle kendimizi olduğumuz gibi kabul etme ihtiyacımızın yoğunlaştığı zamanlarda, o ilk çemberdeki insanları kimi zaman kırmayı ve dökmeyi seçiyor, sanki kendimiz için bir onay arıyoruz. Onların sınırlarını zorlayarak, bizi ne kadar kabul edebildiklerine dair onları sınıyoruz. Bir anlamda onlar üzerinden, kendimize verebildiğimiz kabulü sınıyoruz. Ölüm ise kırıp dökmek için harcadığımız vaktin anlamsızca harcanmışlığını bize bir anda hatırlatıyor.

Soruya cevaben, kendimi o “ilk çemberim” dediğim insanlara sırayla, belki de saatlerce sarılırken hayal ediyorum. Sarılmak, sevgiyi aynı anda alıp verebildiğimiz, onun koşulsuzluğunu hissedebildiğimiz hayatın muhteşem bir hediyesi. Bunu o gün gerçekten deneyimlemek de istiyorum. Günün ilk fırsatında, ilk çemberimden olan birisine uzun uzun sarılıyorum. Sarılırken, kendi hislerimi gözlemlemeye çalışıyorum.

Sarıldığım süre boyunca, sert soruyu da dikkate alarak hissettiğim sevgi alış-verişimde benim için asıl kıymetli olan ve gerçekten beni hayata bağlayan ana damar ne?

Seviliyor olduğumu “bilmek”? Karşımdakinin sevgisini “hissedebilmek”? Kısacası, sevilmek?

Hayır.

Asıl kıymetli olanın “sevmek” olduğunu kavrıyorum. Hayatımızın belki de en önemli meselesi haline getirdiğimiz “sevilmek” ise o an için önemli değil.

Asıl konu sevmek. O kişiyi sadece seviyor olmanın keyfi hayatı sanki hızla besliyor ve karşı taraftan yana olan beklentisizlik insana tarifsiz bir huzur veriyor.

Bizler neredeyse tüm büyük korkularımızı “sevilebilir olmama, sevilmeme” korkularımızdan ve kaygılarımızdan üretiyoruz. Bu ana korku, diğer korkularımızı doğurarak hayata olan bağlılığımızı zedeliyor.

Mesela değersiz olmaktan, yalnız kalmaktan, suçlanmaktan, reddedilmekten, terk edilmekten, onaylanmamaktan korkmamız, “başkalarının bizi sevmediğine, sevemeyeceğine” yönelik korkumuzdan; maddi-manevi güçsüz kalmaktan, hastalanmaktan, kaybetmekten korkmamız “hayatın bizi sevmediğine, sevemeyeceğine” yönelik korkumuzdan kaynaklanıyor.

Özetle, hayatımızı engelleyen temel korkularımızı doğuran ana kaynak, sevilebilir olmadığımız inancımızla tetiklenen, sevilebilir olmadığımıza yönelik korkularımız ve endişemiz oluyor.

Temel korkularımızı doğuran bu ana kaynak, ölümü de içeren hayatın geniş çerçeveli içeriğinde acaba gerçekten öncelikli meselemiz olmalı mı? Bunun yanıtını size bırakıyorum…

Sert soruyu birkaç gün daha düşünmemle beraber, yanıtlarımın da çeşitlendiğini fark ediyorum. Mesela dünya anayı ne kadar sevdiğimi, doğanın hayatımda ne kadar kıymetli olduğunu anlıyorum. Onun denizinde yüzmek, onun ormanlarından bir soluk almak isteğimi hissediyorum.

İz bırakmakla ilgili arzumu fark ediyorum.

İz bırakmak. Şu hayata bir iz bırakma kaygımız da oluyor. Tarihte “Ben buradaydım, buradan geçtim” diyebilmek adına kendi isimleriyle yapılar diken padişahlar, krallar bile var. Hayatı en güçlü kimliklerle yaşamış olanın dahi iz bırakabilmekle ilgili bir arzusu var.

Kendim için iz bırakmanın anlamını düşünüyorum.

İz bırakmak, o an benim için insanların “aklında” değil, “gönlünde” bir iz bırakabilmekle asıl anlamını kazanıyor. Önemli olan “hatırlanmak” da değil. Seni sevmekten keyif alma fırsatını birilerine yaşarken vermiş olabilmek.

Ölümün acısı, geride kalanlar için elbette çok büyük. Ancak sevmenin keyfine vardıkça, en büyük acılar bile şifalanıyor.

Bu soruyu kendime sorduğum hafta, sevgili babamın ölüm yıl dönümü olan günü de içeren haftaya denk geliyor. Babamın ölümünün dördüncü yılında bu soruyu sormak, bu konudaki acımı da oldukça rahatlatan bir merhem oluyor.

Önemli olan babamın beni sevdiğini bilmek mi? Onun varlığını, sevgisini hissedebilmek mi? Onunla halen sevgiyi deneyimlemem için illaki bu hayatta olması gerekli mi?

Hayır.

Önemli olanın, o benimle olmamasına rağmen onu sevmeye devam edebiliyor olmaktan ve onu “sadece sevmekten” doğan doğal bir huzuru hissedebilmekten ibaret olduğunu anlıyorum.

Hayat bize her ne veriyorsa, çoğu zaman bilemediğimiz çok yüce bir amaçla veriyor. Mesela “ölüm” sayesinde, manevi olanın kıymetini idrak etme şansımız oluyor. Maddi olana da elbette ihtiyacımız var. Ancak ölümü de içeren en büyük gerçeklikte, manevi olanı, yani bazı kıymetli “erdemleri” hayatımıza kattıkça, hayatımız anlamını buluyor. “Sevmek” ve “sevmenin keyfine varabilmek” gibi. Türlü korkularımızdan “özgürleşebilmek” gibi. “Şefkat” izleri bırakabilmek gibi. Ve elbette, yaşam amacımıza ve yolculuğumuza “teslimiyet” gibi.

Aylin Algun, Mart 2017

www.aylinalgun.com

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here