Çift kapılı bir gardırop, bir şifonyer, tek kişilik yatak, tek çekmeceli bir komodin, bir çeyiz sandığı ve bir de televizyon sehpası. Bundan daha fazla mobilya için yer yok bu odada. Eşyalar tüm boşlukları kuşatmış!

Her şeyi bir arada tutan boşluklar değil miydi?

Burası Cazibe Hanım’ın odası. Şu an kendisi doksanına basmak üzere. Bunun dışında da hakkında net olarak bildiğim hiçbir şey yok. Nasıl mı tanıştık? Bir gün ben buraya geldim. Bir hikâye yazmak istiyordum. Onu gördüm. Yatağın üzerinde oturmuş, kırmızı ojeli ayak başparmağı ile konuşuyordu. Ne kadar çaba sarf ettiysem benimle iletişim kurmadı. Ben de o, mutfağa çay koymaya gittiği sırada, odasında gördüğüm ne varsa not aldım.

Yalnızlığın derin tutanağı eşyalar aracılığı ile anlarım onu ümidiyle…

Bir defa oda küçücük. Taş çatlasa 8-9 metrekare. Yerdeki halı çok eski, püskülleri kül rengi, tiftik tiftik. Dokuması el emeği. Toz kokuyor buram buram. Pencere pervazları kırık dökük tahtadan. Camı tutan yerinde tahtakurularından hatıra, havadar oyuklar var. Kertenkeleler buradan süzülüyor olmalı içeri. Bir keresinde, yatağının içine kadar girdiğini söylemiş Cazibe Hanım. Apartman görevlisinin yalancısıyım.

Bence, hayatı boyunca nefret ettiği, sürüngen misali hayatının her köşe bucağına sinsice sokulup, Cazibe Hanım’a hep zarar vermiş bir kız kardeşi varmış. Tüm çocukluğu boyunca Cazibe Hanım’ın sahip olduğu her şeyi kıskanmış o kadın ve çalmak için elinden geleni yapmış biri. Cazibe Hanım’ın kocasını bile ayartmaya çalışmış da neyse ki şerefli adammış Zülfikar Bey. Tabi o yıllarda Avrupa’da eğitim görmek büyük bir meziyet. Üstelik Paris’te tıp okumuş adam. Son senesinde yaz tatili için İstanbul’a geldiğinde Cazibe Hanım’ı, hava kuvvetlerinden emekli albay olan babası ile birlikte gittiği bir baloda piyano çalarken görmüş. Zülfikar Bey, ilk görüşte kendisine vurulmasaymış muhtemelen uzmanlığını da Avrupa’da tamamlar hatta belki ülkesine hiç dönmeyebilirmiş.

Güneşlik yok. Kirden griye çalan tül perdeler, pencereleri yarı beline kadar örtüyor. Altta kalan kalorifer petekleri nefes almakta hiç zorlanmıyor. Yine de soğuk içerisi. Sıcaklığı hapseden balçık hatıralarla kaplı peteklerin üzeri.

Üşüdüğü vakit yelek giyiyormuş Cazibe Hanım yine o apartman görevlisi söyledi. Eli-kolu özgür kalsın istermiş hep; renkli balonlarının ipini bağlayabilsin bileğine ki uçup gitmesin çocukluğu diye. Boynunda ayetel kürsi, kuranı kerim yastık altında, üç yerde dua okurmuş hepi topu. Banyodan çıktığında, yolculuk esnasında ve dört tarafı yastıklarla çevrili bir uykuya teslim olmadan hemen önce.

Zülfikar Bey bir gün mesleğini yarıda bırakmak zorunda kalmış. Nedenini henüz bilmiyorum. Uzun bir süre çalışamamış. Cazibe Hanım’ın da çalışmasını istememiş. Oysa izin verseymiş en azından öğrencilere piyano dersleri verebilecek çevresi varmış.

İşte o dönemlerde parasız kalmışlar. Kış da öyle bir bastırmış ki ısınmak için ellerinde hiçbir şey yokmuş ve çok üşümüşler. O vakitler evde otururken üzerlerine ne bulurlarsa giyerlermiş. Kat kat lahana misali oturmaktan bıkmışlar. O yüzden Cazibe Hanım sonradan üşüyünce hep uzun kollu hırkalar yerine yeleği tercih eder olmuş.

Gardıropla televizyon sehpası arasındaki boşlukta iki büyük yeşil renkli bavul duruyor üst üste. Bir zamanlar, tepesinin tasını attırana, alıp başını gitme tehditleri savurmayı her şeyden çok severmiş Cazibe Hanım. Sigara paketi ile çakmağını montunun cebine koyar, gecenin herhangi bir vakti çarpar kapıyı çıkarmış! Yanına bir kuruş para almak aklına gelmezmiş ama anahtarını almayı da asla unutmazmış. Geri döndüğünde kapıyı çalmak fena halde gururuna dokunurmuş. Hiçbir yere gidemeyenlerdenmiş o, kaderi olduğu yerde, bu odanın içinde var olmakmış.

O parasızlık dönemlerinde, Zülfikar Bey, çok zengin bir adamla evli olan Cazibe Hanım’ın kız kardeşi Fahriye’den borç para almak gibi korkunç bir hata yapmış. En kötüsü de bunu karısından saklamış olmasıymış çünkü bir süre sonra Fahriye Hanım şantajlara başlamış. Zülfikar Bey’i ayartmanın peşine düşmüş. Ne zorluklar çekmiş adamcağız durumdan kurtulabilmek için.

Bavullar, gitmek istediği yolculuklara dair umudun güvencesi şüphesiz. Bundan sebep dolap içinde, yatak altında ya da tavan arasında değil de tam gözünün önünde duruyor. Bu bavulların içleri eski, giymediği kıyafetleri ile dolu. Gitmek, o vakitlerden kalma bir özlem. Kıyafetleri onun hatıraları ve hiçbirinin başkasının üzerine olması mümkün değil.

Şifonyerin üzerinde akla zarar bir kalabalık var. Cazibe Hanım’ın derin yalnızlığını örten eşyalarla dolu bir kalabalık bu. O şifonyerin hemen üzerinde asılı duran aynanın kenarına iliştirilmiş resimlerde onun insanlarını bulmak da mümkün. Bir köşede beyaz saçlı yaşlı bir kadın ve adam var. Yan yana oturmuşlar ve hemen arkalarındaki duvarda Cazibe Hanım’a çok benzeyen, genç bir adamın kocaman resmi asılı. Aynanın diğer köşesinde yirmilerinin ortalarında genç bir kız var, bir göl üzerinde kanoya binmiş, kameraya gülümseyerek verdiği pozunda huzurlu görünüyor. Oysa saçları oğlan gibi kısacık kesilmiş. Üstelik sırtında bir can yeleği var!

Aynanın diğer köşesinde beyaz küçük bir köpeğin resmi asılı. Hemen üzerinde bir tane minik okul flaması asılı.Aynı köşede minik bir Türk bayrağı hemen altında Atatürk resmi var.

Şifonyerin üzerinde sol köşeye dayalı minik bir gece lambası var. Geceleri karanlıktan korkuyor olmalı Cazibe Hanım. Şifonyerin geri kalan kısmında eski bir parfüm şişesi, nefes açıcı sprey, kararmış bir diş macunu tüpü, bir kahve kupası, içinde üzeri kıllarla dolu hiç temizlenmemiş bir saç fırçası, içi boş bir deodorant şişesi, sinek ilacı, antibiyotikli krem, kırılmış bir makyaj kutusu, 9 paket selpak, çok kirli bir gözlük sileceği, çok eski tarihli bir piyango bileti, 10 küsür adet oje, gazete kuponları, kül tablası, eski tarihli kredi kartları, mavi bir kurdele, boş sakız kutusu, yazmayan kalemler ve eski çok eski tarihli bir güneş losyonu var.

Çekmeceler hep yarım kapalı ve her birinden bir şey sarkıyor. Çorap, saten bir örtü, yün atkı, havlu.

Etrafta ağzı açık, içi boş çantalar var büyüklü küçüklü sanki içinde bir şeyler aranmış ve sonra fırlatılmış gibi. Darmadağınık bir oda bu. Her yerde tersinden çıkarılıp bırakılmış kıyafetler var. Yatakta bir sürü yastık…

Çocuk havlusu var kapı koluna asılı! Üzerinde çizgi roman kahramanları var ve halen nemli. Cazibe Hanım en son onunla yıkanmış belli ki. Acaba çocukluğunu mu yoksa çocuğunu mu özlüyor? Ya da bambaşka bir şeyi?

Hikayede üç şey gerçek! Oda, eşyalar ve yalnızlık. Gerisini uydurdum. Peki ya siz elinizdeki bu aynı üç gerçeklikten ne tür bir kurgu yaratırsınız?

Bu yazıyı hayalinizin gücünü uyandırmak için paylaştım!

1 YORUM

  1. Gerçek olmayan bir dünyada, hiç yaşanmamış anılarımıza tutunup, var olmayan bir gelecekten kaygı duyuyoruz…
    İçi boş, asılsız senaryolar dolduruyor dünyamızı… Kimimiz bu dünyalara zafer çığlıkları doldururken, kimimiz hüzünle yazıyor senaryosunu… ve her gururlu yönetmen gibi mümkün olduğunca gerçek kılıyoruz senaryomuzu… Sahte içi boş ve hiç var olmamış odalardan kendi dünyamıza açılıyor kapılarımız…
    Peki sizin senaryonuzda ne yazıyor? Ve daha önemlisi, memnun musunuz bu senaryodan?
    Eğer cevabınız HAYIR’sa, değiştirmeye hazır mısınız bu senaryoyu?

    Teşekkürler İrem Yerlikaya​

    Volkan​

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here