2012 yılının Eylül ayında, aldığım bir kişisel-spiritüel gelişim eğitimi için San Diego’dayım. O gün sınıfın dışında yapılacak bir aktivitemiz var.

“Labirent” yürüyüşü yapmak üzere kırsal alanda bir yere gideceğiz. Bunu duyduğum andan itibaren, içimi bir endişe kaplamaya başlıyor.

Çünkü “labirent”de kaybolmaktan korkuyorum.

Yer-yön yeteneği isteyen durumlarda genelde sıkıntılı birisiyim. Mekansal zekamın neredeyse olmadığına karar vermiş bir haldeyim. Mesela günlük hayatımda bir adres arıyorsam, genelde yollarda kaybolurum. Defalarca tarif sormam gerekir. Hatta İstanbul’a ilk taşındığım zaman, evimde kaldığım ilk gün arabamla market alışverişine gidip, dönerken kaybolup, kendi evimin yolunu bulmak üzere birisine telefon edip tarif almışlığım vardır. Öğrencilik dönemimde Londra’ya staj yapmak üzere gittiğimde, ilk gün işten eve dönerken yine kaybolup, karanlığın basması ve ortalığın ıssızlaşması ile beraber sinir bozukluğundan ağlamaya başlayıp, yardımsever bir İngiliz polisi sayesinde kaldığım adresi bulduğum bir durumum da vardır. Atatürk havaalanında park ettiğim arabamı kaybedip, park yerinde görevliler eşliğinde iki saat kadar arabamı aradığımı da hatırlarım.

 

Yürüyüşün yapılacağı yere özel bir otobüsle gidiyoruz. Yürüyüşü yapmadan önce, mentörümüz tarafından bilgilendirilmek üzere bir salonda toplanıyoruz.

Labirentte en genel anlamda herkes kendi yolunu yürümekle sorumlu. Herhangi birisiyle iletişim kurmak yasak. Labirente giriş noktamız belli. Çıkış noktamız da belli. Aradaki sürecin sorumluluğu tamamen kendimize ait. Labirentin şematik bir görseli gösteriliyor. Karmakarışık bir şeye benziyor.

Labirent’le ilgili türlü bilgiler verilirken, benim korkularım hızla artıyor ve o anki gerçeklikten kopmaya başlıyorum.

Yürüyeceğimiz labirenti çevreleyen çok yüksek duvarlar hayal ediyorum. Herkes bir şekilde yolunu bulurken, tek başıma o duvarların içinde kaybolmuş bir halde dönüp dolaştığımı görüyorum. Ve çıkamadığımı, oradan çıkamayacağımı düşünüyorum. Hatta bir duvarın kenarında oturmuş, birinin beni kurtarmasını bekleyen halim gözümün önüne geliyor. Gözlerim dolmuş şekilde kendi yarattığım hayal alemimde geziyorum ve kendi illüzyonumu yaşıyorum. Abarttığımı sanmayın. “Kaybolma” korkumla, o an dış dünyamdaki gerçeklikten tamamen kopmuş bir haldeyim.

 

Kendi içimde yaşadığım kabus, labirentin girişine gelmemizle birlikte sona eriyor. Benim hayalimdeki, kimsenin kimseyi göremediği duvarlar, gerçekte yoklar. Gerçekte labirentin sınırlarını belirlemek üzere basit taşlar var. Labirentte duvarların olduğuna dair bir bilginin de verilmediğini o an hatırlıyorum. Kendimin yarattığı illüzyona ve buna duygusal reaksiyon verebilecek kadar inanmış olmama şaşırıyorum.

Mentörümüz giriş kısmında arka arkaya sıra olmamızı söylüyor. Ve en son kritik bilgiyi veriyor: Labirent, aslında hayata karşı yaklaşımımızı sembolize ediyor.

Labirentte yürümeye başlıyorum. Kaybolmak mümkün değil. Yolun akışı, dönüş noktaları belli. Hayatta da olduğu gibi, bana verilmiş olan bir yolu yürüyorum. Yaşam yolculuğumu da kimi zaman gerçek olmayan korku dolu sahnelerle donatarak, hayatta kaybolmaktan korkma halimi nasıl kendi içimde yarattığımı ve bunu beslediğimi idrak ediyorum.

Labirentin öncelikle “ortasına” yani merkezine ulaşmamız gerekiyor. Oradan bize özel olan bir şeyi aldıktan sonra labirentten çıkış yoluna girilebiliyor.

Yolumu yürüken, tam merkeze yaklaştığımı sandığım bir noktada yol bir anda dönüyor. Ve gitgide labirentin merkezinden uzaklaşmaya başlıyorum. Önümdeki kişinin oraya ulaştığını görüyorum. Ama ben sanki sürekli merkezden uzaklaşıyorum. Yine içimi bir korku kaplıyor. Acaba yanlış birşey mi yaptım? Hedefe sanki en uzak olduğum noktadayım.

Tam bunu hissettiğim anda yol aniden keskin şekilde dönüyor ve beni dümdüz, direkt merkeze giden en kısa yola sokuyor. Ulaşmam gereken yerden en uzak olduğumu hissettiğim yer, aslında beni o noktaya en engelsizce ve kolayca götüren yola bir anda açılıyor.

Hayatın zekası elbette muhteşem. Bizler yaşam amacımızı temel alarak ve yaşam yolculuğumuzu kabul ederek yürümeye devam ettiğimiz sürece, süreçle savaşmadığımız sürece, olmamız gereken yere aslında kolayca ulaşabiliyoruz. Hayatın zekasına izin vermeyen hesapçı yaklaşımlarımız, her an kendi belirlediğimiz bir sonucu kontrol etmek isteyen halimiz ise iç dünyamızda korkuları yaratarak ve besleyerek süreçleri bizim için zorlaştırıyor.

Kimi zaman bizi kaybolmuş hissettiren hayatın kendisi değil. Bizler kendi korku dolu illüzyonlarımızın içinde kaybolduğumuz zaman, kendimizi hayatta kaybolmuş gibi hissedebiliyoruz.

Hayatın zekası elbette muhteşem. Kimi zaman “olmamız gereken yere” bizi en engelsiz ve en rahat yoldan götürmek için, süreçleri uzatıyor. Aslında “ilahi zamanlama” dediğimiz, bizim enerjimizin “o yer için hazır olabilme süresine” göre değişiyor. Bu süreyi zorlama şansımız yok. Yaşam yolculuğumuzu yürürken kendimizi ne kadar fark ediyorsak, enerjimiz o yere o kadar hazır hale geliyor.

Bazen kendimizi olmamız gereken yerden en uzakta gördüğümüz nokta, aslında o yere en yakın nokta olabiliyor.

Hayatın çözülmesi gereken, sınanmalarla dolu sonuç odaklı bir “bulmaca” değil, her anı deneyimlere verdiğimiz anlamlarla anlam kazanan bir tür “labirent” yolculuğu olduğunu her an hatırlayabilmek, güven hissimizi besliyor.

 

Merkezde herkes için farklı, tek kelimelik bir mesaj var. Yaşam yolculuğumuzu yürürken, her an hatırlamamızın fayda sağlayacağı, kişiye özel bir mesaj. Benim mesajım “Yaratıcı”, yani “Kaynak”.

Yaşam yolculuğumu yürürken, güvenin temeli belli.

Asıl konu kendime güvenmek değil. Çünkü herkes gibi elbette kimi zaman takılıp düşebilirim. Hepimiz gibi, zorlandıklarım ve daha kolayca yapabildiklerim var.

Asıl konu başkalarına koşulsuzca güvenmek de değil. Hepimizin öncelikleri kimi zaman değişebilir. Kurtarıcı bekleyen halimiz bizi kişilere bağımlı kılar ve hayal kırıklıklarına kapı açar.

Önemli olan, bize verilmiş yaşam yolculuğuna, hayatın kendi zekasına, Kaynak’ın kendisine güvenebilmek.

Mesajımı alıyorum ve labirentten kolayca çıkıyorum.

Labirent hayatı çok güzel anlatıyor.Yürümemiz gereken bir yol var. Bu yola karşı yaklaşımımız ve onu nasıl yürüdüğümüz ise nasıl bir ömür geçirdiğimizi belirliyor. Hayat bize illaki istediğimizi ve beklediğimizi değil, asıl ihtiyacımız olanı her zaman veriyor.

Çok sevdiğim bir yazar olan Paulo Coelho’nun en son kitabı Casus’ta da söylediği gibi, “Hayatın bizi nereye götürdüğünü bilmediğimiz anlarda aslında kaybolmuş değiliz.”

Aylin Algun

 

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here