Âdem : “Uyandığımda yalnız değildim artık. Uzun saçlı bir yaratık belirmişti yanımda. O derin uykuya daldığım sırada başıma bir şeyler gelmiş olmalı. Göğsümün sol yanındaki yara izinden anlıyorum bunu. Acı falan duymuyorum ama yeni yaratığın daha ilk ortaya çıkışıyla böyle bir yara izi bırakması, beni pek de mutlu olayların beklemediğini getiriyor aklıma.” 

Böyle başlıyor Mark Twain’in, kadın ve erkeğin bu âlemdeki karşılaşmasını eğlenceli bir üslupla ele aldığı, “Âdem’le Havva’nın Güncesi” adlı hikâyesi.

Bu iki türün, dünya üzerinde “birlikte” var oluş sorunu, yüz yıllar boyunca, gerek sanatın her dalında üretilen eserler, gerekse psikoloji, sosyoloji, felsefe vs. gibi türlü disiplinler aracılığı ile sayısız defalar incelendi. Nice karşıt fikirler, derin savlar, bitimsiz çelişkiler, varsayımsal çıkarımlar, cevapsız sorularla doldu zihnimiz. Üzerine ciltli kitaplar da yazılsa, anlamadığımız bir sürü şey hep havada asılı kaldı. Belki de zaten işin sırrı buradaydı. Sadece öteki ile birlikte “yaşamak” için var olan bir varlıktı kadın da erkek de. Anlamak/anlaşılmak ya da anlatmak/anlatılmak için değil.

Dönüp dolaşıp yüz farklı biçimde anlaşılası bir aşk şiirine tav olmayı pek sevmedik mi? Hatta öyle ki tav olunası bir aşk şiirine hasret olmak halimiz ile başkaldırmadık mı biçimlere? Meseleyi bilimsel araçlarla, netlik ve mutlaklık çerçevesinde çözümleyemedikçe, her defasında en iddialı çıkarımlar avucumuzda cıva gibi oynak bir hale büründükçe, son kertede mizah ile dillendirilen ya da resmedilen karelerde rahatlayıp özgürleşmedik mi?

Kadın ve erkek, birbirinin olmazsa olmazı, aralarındaki münasebet ise bu dünyanın en gizemli ve bir o kadar da keyifli masalı!

Âdem : “Bu uzun saçlı yeni yaratık bir an bile eksik olmuyor çevremden. Ne yana dönsem karşımda, nereye gitsem ardımda. Hoşuma gitmiyor bu iş. Rüzgâr doğudan esiyor. Belki de bizi iyi bir yağmur bekliyor. Bizi mi? Ne demek ‘bizi’? Bu sözü de nereden öğrendim durup dururken? Haa, öyle ya, yeni yaratık hep böyle diyor konuşurken.”

Âdem, tek başına var olduğu yerde hayatından memnun görünüyor. Sadelik içinde, teklik haliyle kendince güvende ve aslında oldukça da hafif. Tüm dengelerinin alt üst olduğu bir gerçekle karşı karşıya kaldığında yani Havva çıkageldiğinde birden şaşkın ve kafası karışık bir hale bürünüyor. Havva, bütün yoğunluğu ve derinliği ile geliyor. Âdem’in algısının tam aksi yönde zehir zemberek bir sorgulama potansiyeli, analiz gücü, çok yönlü değerlendirme yeteneği ve dahası akla zarar bir hayal gücü ile var olup Âdem’i de kendine katarak BİZ’liğe soyunuyor.

Âdem : “Yeni yaratık hiç aralıksız konuşuyor. En hoşlandığı şey de her gördüğü nesneye bir ad takmak.”

Kadın, ta en başından tanımlamalarla kontrolü elde tutmayı biliyor. Oysa bu erkeğin doğasına alabildiğine uzak. Erkek, sessizliği dinlemeye öylesine alışık ki kelime sembolleri, onun zihnini, algısını bulanıklaştırıp katlanılması çok sıkıntılı bir duruma hapsediyor. Katlanmak vurgusu, kolaylıkla yapabildiklerini elinden alıyor. Üstelik o bu duruma fena halde yabancı!

Âdem : “Bu sabah yeni yaratığı, yasak ağacın elmalarını toprak kesekleri atarak düşürmeye çalışırken suçüstü yakaladım. “

Ve kadın, cesareti ve hiç haberdar bile olmadığı, özündeki dönüşüm tutkusu ile harekete geçiyor! Erkek için bunun adı asla cesaret değil, düpedüz suça eğilim!

Âdem : “Yeni yaratık adının Havva olduğunu söylüyor. Ne olursa olsun, beni ilgilendirmez.”

Karşılaşmanın en başında, erkek tek kişilik var oluşuna o kadar uyumlu ki ötekinin, ansızın peydahlanan varlığına bir yandan saygı duyarken ki bu bilinçli yaptığı bir şey değil, diğer yandan da saygı duyulmayı, kelimenin özünden alabildiğine uzak bir konuma yerleştiriyor. Biraz havai ve uçarı, biraz da başa buyruk, haliyle.

Âdem : “Yeni yaratık kendisinin dişi olduğunu söylüyor. Belki de uyduruyordur. Her neyse beni hiç ilgilendirmez.”

Nasıl da hiçbir anlamı ya da önemi yok aslında cinsiyetin, insan-insana varoluş halimizin en başında. Ve nasıl da sonradan keşfedilenlerle birlikte çark, bütünüyle tersine dönmeye koşullanıyor. Hem büyülü güzelliğinden ötürü ihtişamlı, hem de getirdiği cinsiyetli iç savaşlarla trajik.

Âdem : “Şimdi de çağlayanın üst yanlarında suya girmemem için bir yalvarmadır tutturdu. Ona ne zararı var bunun anlamıyorum. Yüreği ağzına geliyormuş korkudan. Anlamadığım şeyler.”

Kadın, sahiplenmeyi keşfediyor! Anlasana be adamım…

Âdem : “Akıl almadık şeylere kafa yoruyor. Sözgelişi, aslan kaplan diye adlandırılan hayvanların, birbirlerini yemelerini gerektiren türden bir diş yapısına sahip olmakla birlikte, neden ot, çiçek yiyerek yaşadıklarını araştırıyor. Düpedüz saçmalık! Birbirlerini yemeleri yok etmeleri demek olurdu. Bundan da ölüm denen şey doğardı, benim bildiğim. Oysa bana söylendiğine göre ölüm daha bu parka uğramamıştı. Bir bakıma üzücü bir şey uğramaması.”

Aslında biliyor, görüyor, hissediyor erkek, olan biten her şeyi. Sessizlik ve yalınlık içinde evvelden güdümlü çünkü. Öyle bir eşikte ki o, ölümün bir yanı dehşetengiz uçurum, öteki yanı içine düşülesi en kutlu doğum! Âdem,  gökdelen çelişkilerin dönencesine asılı.

Âdem : “Bugün gene yasak ağaca tırmandı. Toprak kesekleri fırlatarak aşağı indirdi. Tırmandığını hiç kimsenin görmediğini söyledi. Sivri aklınca, kimsenin görmediği sürece her tehlikeli şeyi denemesi mazur gösterilebilir. ‘Mazur göstermek’ sözü bana büyük bir hayranlık duymasına yol açtı gene. İmreniyor bana. “Mazur” da ne söz ama… Sonra birden, benim ağaca tırmanmakta kendisi kadar usta olmadığımı, bu bakımdan kendisini kıskandığımı ileri sürmez mi! Sonunda ikimiz birden tırmandık ağaca, böylece ona ustalıkta hiç de kendisinden geri kalmayacağımı göstermiş oldum.”

İşte böyle de tatlı bir hüzünle başladı, kadın ile erkeğin bitimsiz çatışması ve egosal var olma biçimleri.

Âdem : “Arkadaşlığına gitgide daha çok alışıyorum. Onsuz çok yalnız, yıkılmış bir insan durumuna düşerdim doğrusu.”

Alışmak çok güçlü bir sözcük!  Anlamak alışmaya gebeydi ya, ondan hep.

Âdem : “Adını Kabil koyduk… Yeni bir hayvanın gelişi onun yaradılışını iyice değiştirdi. Deneylere hiç ilgi duymuyor artık, ne kendi deney yapıyor ne de bana yaptırıyor. Yeni yaratığı bütün hayvanları sevdiğinden daha çok seviyor ama bu sevginin nedenini bir türlü açıklayamıyor.”

Ve nihayet kadın artık bir anne! Ve erkek, anlamak, alışmak ve bağlanmak teslimiyetinde nefes almayı öğrenirken, artık onunla baş başa değil. Büyük kaosun başladığı yer burası. Ama Âdem, bundan haberdar değil. İyi ki de değil! Aksi halde baba olmak halini bilme şansı olamazdı.

Âdem : “Bütün ağzı dişle dolarsa, kuyruğu olsun olmasın buralardan uzaklaştırmak gerekecek. Tehlikeli olması için bir ayıya ille de kuyruk gerekmez.” 

İnsanın en tehlikeli bulduğu varlık ta kendisi.

Âdem : “Gizli bir kıyıda bucakta bunun bir eşi daha vardır elbet. Bulur getirirsem, kendi soyundan bir hayvanın eşliğinde uysallaşır, tehlikesi azalır belki.”

Erkeğin sırrı keşfettiği an…

Peki ya bu esnada, Mark Twain’in hayal gücü ve kalemi aracılığı ile Havva neler yazıyordu güncesine acaba?

Havva : “Bana olan saygısının artması için, ona her bakımdan elimden geldiğince yararlı olmanın yollarını araştırıyorum. Son bir iki gündür, varlıklara ad takma işini bütünüyle üzerime aldım. Böylece, omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi görünüyor. Bu alanda pek yeteneği yoktu çünkü. Ne kadar kendini sıksa, akla yakın bir ad bulamıyordu. Ama kendisinin bu eksikliğini anladığımı da sezdirmiyorum ona.”

Ah benim hayal dünyası sonsuz, hiçlikten heplik yaratan kadınım! Sen bunları aynen böyle, bir tek kendine mırıldan, yoksa kaçık varsayıp akla zarar yaftalara hapsederler seni. İşte o vakit insanlık, en yüce şefkatinden yoksun kalır. Soluk biter…

Havva : “İlk üzüntüm. Dün benden kaçtı. Benim kendisiyle konuşmamı istemez gibi görünüyordu. Önce inanmadım buna, bir yanlış anlama oldu sandım çünkü seviyorum onunla birlikte olmayı, onun konuşmasını işitmeyi seviyorum, kendisine hiçbir şey yapmadığım halde nasıl böyle ters davranabilir bana?”

Kadın, neye inanıp neye inanmaması gerektiğine en zekice karar verebilen sonsuz duyarlı bir varlık.

Havva : “Onu hoşnut kılmak uğruna, başıma gelecek her işi göze almaya hazırım.”

Aidiyet…

Havva : “Çok az konuşuyor. Belki de pek zeki olmadığı için. Kendisini üzen bir durumunu gizlemek istiyor belki. Çok yazık böyle bir şeye üzülmesi, zekâ dedikleri şey nedir ki, insanın gerçek değeri yüreğinde yatar. Ona, sevgi dolu bir yüreğin en büyük zenginlik olduğunu, gönülde zenginlik olmadıkça zekânın yoksulluk sayılacağını bir anlatabilsem.”

Anlatma kadınım, yaşat. Senin öteki yarın, yaşamakla başladı bu hikâyeye, anlatı onun sözlüğüne sonradan iliştirildi. Bundan sebep hatırlamak, onun için hep anlık.

Havva : “Hiç kuşkusuz ondaki bu tohum halindeki yetenek, işlenirse geliştirilebilir.”

Ve kadın, yaratmayı bilerek gelmiş olan…

Havva : “Başka bir şey daha vardı onu kızdıran: çağlayanda yüzmemesini bir daha söylemiştim kendisine. Ateş bana yeni bir duyguyu öğretmişti çünkü, yepyeni, sevgiden, acıdan, bulguladığım öbür duyguların hepsinden apayrı bir duygu: korku.  Çok sevimsiz bir şey korku. Keşke öğrenmez olaydım. Bana kapkara anlar yaşatıyor bu duygu, mutluluğumu zedeliyor, ürpertiler, titremeler uyandırıyor içimde. Ama öbür yaratığa söz dinletemiyorum çünkü o daha korkuyu öğrenmedi, beni anlamıyor.”

O sevmeyi de anlamıyordu ki başlangıçta! Seninle deneyimliyor her şeyi…

Kaynak: Âdem İle Havva’nın Güncesi –  Mark Twain – Yapı Kredi Yayınları                                                      

              

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here